Menü

← Rotaya dönOKUMA GÖRÜNÜMÜ
← Ana sayfaya dön

Üniversite

Üniversitede başlayan hikâyeler.

Üniversite Hikâyem

İlk gün...

Elimde Gaziemir Optimum’dan 200 TL’ye aldığım bir Decathlon çantası vardı. Tabii o zamanlar ekonomi iyiydi. :)

Kafamda ise tek bir düşünce vardı: Üniversiteyi yaşamak.

Ama yaşamak derken gelip beş yılı geçirmekten bahsetmiyorum. Gerçek anlamda yaşamak istiyordum. Bir Amerikalının, bir Avrupalının üniversite yıllarını nasıl yaşadığını görüyorsak, ben de kendi üniversite hayatımı öyle yaşamak istiyordum. Yeni insanlar tanımak, bir şeyler üretmek, farklı yerlere gitmek, hata yapmak, denemek, öğrenmek...

Kısacası üniversiteden çıktığımda istemediğim bir şey vardı: geriye dönüp baktığımda elimde üniversiteye dair yalnızca bir diploma olması.

Hazırlık sınıfına başladık. 17 kişiyle ders işliyoruz. Küçük bir sınıf, yeni insanlar, yeni bir şehir düzeni ve önümde kocaman beş yıl... Sanırım üniversite hayatımın en güzel tarafı da biraz burada başladı. Çünkü ne yapmak istediğimi tam olarak bilmediğim için birçok şeyi denedim.

Gün içinde farklı kulüpleri keşfetmek için etkinliklerine gidiyordum. Birine girdim, diğerine baktım, bir etkinlikte görev aldım, başka bir yerde organizasyona yardım ettim. Sonra yavaş yavaş fark ettim ki ben galiba kulüplere sadece etkinliklere katılmak için gelmiyormuşum.

Bir şeylerin içinde olmak hoşuma gidiyordu.

İnsanlarla beraber bir şey üretmek, bir fikrin ortaya çıkıp büyüdüğünü görmek, bir etkinliğin arkasındaki bütün o koşturmacanın içinde bulunmak... Bunlar bana iyi geliyordu.

Dersler akşam saat beşte bitiyordu. Benim günüm ise çoğu zaman o saatte bitmiyordu.

Çünkü üniversiteye başlamadan birkaç ay önce, 2022 yazında Trabzon’da düzenlenen TEKNOFEST’e gitmiştim. Oradaki ortamı görmüştüm. İnsanları, ekipleri, uçakları, İHA’ları, o yarışma atmosferini... Ve kendi kendime, “Ben de burada ekibimle yarışmalıyım.” demiştim.

Okul daha başlamadan kafama böyle bir hedef koymuştum.

Dokuz Eylül Üniversitesi’ne geldiğimde de ilk işim, mühendislik alanında en bilinen üç öğrenci kulübünün kapısını çalmak oldu. Gidip derdimi anlattım. Hayalim bir uçak yapmaktı. Tasarımından tekniğine kadar kafamda ne varsa anlattım.

Tabii burada küçük bir problem vardı:

Ben İşletme okuyordum.

Dolayısıyla hayal gücüm, mühendislerin “bu yapılabilir mi?” seviyesinden biraz daha yukarıdaydı. :)

Sonuç olarak beni reddettiler.

Ama iyi ki reddetmişler.

Çünkü sonrasında mavi renkli bir kulüple tanıştım. O kulübün başkanı S.D., üniversitenin başlangıcındaki hayatımın ikinci bölümünde karşılaştığım en büyük lider ve vizyonerlerden biri oldu.

Onun desteğiyle ekipler kurdum, yarışmalara katıldım ve ilk defa bir fikrin yalnızca kafada güzel durmasının yetmediğini; onu gerçekten hayata geçirmek için insanlara, ekibe, emeğe ve sabra ihtiyaç olduğunu öğrendim.

Mühendislik öğrencilerinin arasında İşletme okuyarak İHA yapmaya çalışmak da ayrı ve zor bir deneyimdi. Ama çok şey öğrendim.

Sonra kötü bir musibet olan 6 Şubat depremini yaşadık. Ülke bir anda bambaşka bir hâle geldi. Herkes memleketlerine döndü, hayatlarımız durdu ve bir süre ne olacağını bilemeden bekledik.

Sonrasında yarışmadan çekildik.

Tekrar üniversiteye döndüğümde artık bölümüm olan İşletme’de asıl yolculuğum başlayacaktı.

Üniversiteye giderken kimlerle tanışacağımı, hangi projelerde yer alacağımı, neler yaşayacağımı bilmiyordum. Ama bir şeyi çok iyi biliyordum: Sonunda diplomamı alıp çıktığımda elimde yalnızca bir diploma olmasın istiyordum.

Ve sanırım yıllar geçtikçe bu düşüncenin peşinden gittim.

Farklı topluluklarda kurucu, geliştirici, organizasyon ve yönetim görevleri üstlendim. Her girdiğim yerde biraz daha sorumluluk aldım. Bazen işler istediğim gibi gitti. Bazen gitmedi. Bazen doğru karar verdim. Bazen de sonradan dönüp “Keşke böyle yapmasaydım, keşke bunu demeseydim...” diye düşündüm.

Ve çok düşündüm.

Ama hepsinde bir şey öğrendim.

Biraz da girişimcilik...

Sınıfım da tıpkı bir saat gibi takır takır ilerliyordu. Hazırlık... 1. sınıf... 2. sınıf... 3. sınıf...

Bu sırada sosyal medyada herkes girişimci olmaya başlamıştı. Hocalarımız girişimcilikten bahsediyordu. Derslerde girişimcilik konuşuluyordu. Instagram’da girişimcilik konuşuluyordu. Hatta bir noktadan sonra herkes girişimciydi. :)

Ben de lise arkadaşım Fazıl ile merak ettiğimiz bir konunun peşine düştüm. Şunu merak ediyorduk: Girişimcilik temalı öğrenci kulüpleri gerçekten öğrencilerin girişimcilik eğilimlerini etkiliyor muydu?

Bunun üzerine bir araştırma projesi hazırladık ve TÜBİTAK 2209-A desteği almaya hak kazandık. Araştırmanın sonucunda ise sorumuzun cevabını bulduk:

Evet, etkiliyormuş.

TÜBİTAK destekli araştırmamızı ve ortaya çıkan sonuçları merak ediyorsanız, makaleyi okumak için buraya basabilirsiniz. :)

Bir kış günü...

Sonra bir kış günü Erşan Kuneri izliyordum. ;) Biraz absürt, kabul ediyorum. Ama aklıma bir şey geldi: “Ben de bir film çekmek istiyorum.” Hatta biraz da oradan etkilenmiştim.

Fikir aklıma gelmişti ama fikrin gelmesiyle filmin çekilmesi arasında küçük bir fark varmış. Bunu sonradan öğrendim. :)

12 kişilik bir ekiple yaklaşık dört ay sürecek bir kısa film projesine başladık. Senaryosunu yazdım. Yönetmenliğini yaptım. Aylar süren çekimler, toplantılar, tekrarlar ve sayısını hatırlamadığım kadar çok “Bunu bir daha alalım.” cümlesinden sonra filmin ilk gösterimini üniversitemizde gerçekleştirdik.

Üstelik kendi doğum günümde.

Sanırım üniversite hayatımın en garip ama en güzel doğum günü hediyelerinden biriydi. Bir salonda oturup kendi yazdığın hikâyenin insanların karşısında oynatıldığını görmek... İnsanın hayatında tatması gereken gurur ve mutluluklardan biriymiş.

İzlemek için tabii ki buraya basabilirsiniz. :)

Biriktirip yola çıkmak

Sonra başka bir şey yapmak istedim:

Yola çıkmak.

Üniversitemde çalışarak ve biriktirerek 45 bin TL toplamıştım. Bu parayla 21 günlük, vizesiz bir Balkanlar seyahatine çıkacaktım. Kosova’dan Makedonya’ya... Makedonya’dan Arnavutluk’a... Arnavutluk’tan Karadağ’a... Sonra Sırbistan... Ve en sonunda memleket.

Tek başıma çıktığım bu yolculukta farklı ülkeler, farklı insanlar ve farklı hayatlarla karşılaştım. Belki de üniversitenin bana verdiği en güzel şeylerden biri buydu: Bir şeyleri sadece okumak yerine gidip görmek gerekiyordu.

Çünkü çok okuyan değil, çok gezen insanın dünyaya daha kolay adapte olduğunu düşünüyordum.

Ve Kaçkarlar...

Ama hikâyemin bir tarafı daha vardı.

Benim çocukluğum Rize’nin dağlarında geçmişti. Dağlar benim için sonradan keşfettiğim bir yer değildi. Zaten hayatımın bir parçasıydı.

Bir gün bir akrabam sayesinde Kaçkar by UTMB ile tanıştım. 20 yaşımda bir UTMB etkinliğiyle tanışacaktım. Ama bu öyle “Bir yarış varmış, gidip koşalım.” şeklinde olmadı.

Yarış o kadar profesyonel hazırlanıyordu ki reklam çalışmalarına yaklaşık iki yıl önceden başlanmıştı. Ben de başladığı günden itibaren her şeyi tek tek takip ediyordum.

Hayatımda hiçbir markaya veya etkinliğe bu kadar bağlanmamıştım. Arkadaşlarıma anlatıyor, onları yarışa davet ediyor, “Gelin, bunu birlikte yaşayalım.” diyordum.

Çünkü UTMB, dünyanın en prestijli patika koşu organizasyonlarından biriydi ve Türkiye’de ilk defa kendi memleketimde, Kaçkarlar’da düzenlenecekti.

Bunun benim için ne ifade ettiğini anlatmak için şöyle bir örnek vereyim: Yozgatlı bir futbolcunun, Yozgatspor’un stadında Şampiyonlar Ligi maçı oynadığını düşünün. Benim için aşağı yukarı böyle bir şeydi.

Çok heyecanlıydım. Hatta bunları şimdi yazarken bile aynı heyecanı hissediyorum.

Öyle veya böyle, yarış gününü iple çektik. Ve derken kendimi gerçekten Kaçkarlar’da yarışırken buldum. Yarış atmosferi inanılmazdı. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Rüya gibiydi.

20 kilometre... 1.400 metre yükseliş... Ve 3 saat 6 dakikalık bir süre.

Yarışı bitirdim.

Sonrasında dört gün yürüyemedim.

Gerçekten.

Ama buna değmişti.

Sonra tekrar okuluma, üniversiteme döndüm. Bir sonraki yıl için yarışı arkadaşlarıma anlatmaya devam ettim. Onların da gelmesini istiyordum.

Derken bir gün UTMB’den bir e-posta aldım. Kaçkar’da koştuğumuz için UTMB finalleri için başvuru hakkı kazanmıştık.

Başvurdum.

Ve 22 Ocak sabahı saat 9 civarında bir e-posta geldi.

Neredeyse mutluluktan ağlayacaktım.

UTMB Mont-Blanc’ın etaplarından biri olan 20K ETC parkurunda koşmaya hak kazanmıştım.

Üstelik 8 Türk koşucudan biriydim.

Sanırım ne hissettiğimi az çok hissediyorsunuz.

Ama önümde yarıştan daha büyük bir problem vardı:

Oraya gidebilmek.

Çünkü benim yarışım aslında UTMB finallerini koşmak değil, önce oraya gidebilmeyi başarmaktı.

Konsolosluklar... Gençlik ve Spor Bakanlığı... Belediyeler... Birçok kapıyı çaldım. Birçok yerden olumsuz cevap aldım. İtalyan Konsolosluğu vize randevusu açmadığı için başvuru bile yapamıyordum.

Geriye üniversiteden gri pasaport alma ihtimali kalmıştı. Ama onun da kolay olmadığını kısa sürede öğrendim. İzmir’de daha önce bir folklor ekibinin Avrupa’da iltica etmesi nedeniyle valilik bu konuda daha temkinli davranıyordu.

Rektörle konuşmam gerekiyordu. Hikâyemi anlatmalı, güven vermeli ve bu pasaportu neden almam gerektiğini anlatmalıydım. Ama olmadı. Hiçbir zaman rektörün karşısında makamında oturup derdimi anlatamadım.

Sonra stant haftasında Atalay kardeşim sayesinde rektörle ayaküstü konuşma fırsatı buldum. Beni sekreterliğine yönlendirdi. Bir şekilde görüşmeyi gerçekleştirdim.

Ardından yaklaşık iki ay sürecek, 17 kişilik bir imza sürecinden geçtim.

Ve seyahatime yalnızca 5 gün kala gri pasaportumu aldım.

Artık Mont-Blanc 20K etabını koşmaya hazırdım.

En azından ruhen. :)

Bir de sponsor meselesi vardı. Ailemden çok fazla para alamamıştım. Gideceğim gün mahalle muhtarım ve en yakın komşumuz Yavuz Amca sayesinde 18 bin TL topladım.

Ve bundan yaklaşık beş saat sonra yola çıktım.

İtalya macerası

İtalya’ya geldiğim ilk günden itibaren türlü türlü rezillikler yaşamaya başladım.

Ama gri pasaport gerçekten güçlüymüş. Havalimanlarında yeşil ve bordo pasaport sıralarından ayrı, özel bir bölümden geçiyordum. İnsan ister istemez bir anlığına kendini önemli biri sanıyor. :)

Neyse...

İlk gün otelime gidemedim. Otobüs yolculukları beklediğimden uzun sürmüştü ve Fransa’ya, Chamonix’e düşündüğümden daha geç varacaktım.

Otele mesaj attım:

“Akşam 22.00 gibi geleceğim, uygun mudur?”

Gelen cevap kısa ve netti:

“Bu saatte check-in kabul edemiyoruz. Yarın gelebilirsiniz.”

Harika.

Tam da ihtiyacım olan şey buydu. :)

Bu sırada Vodafone paketimde yurt dışında geçerli 10 günlük sınırsız internet olduğu için eSIM de almamıştım. Ve hayatımın en büyük rezilliklerinden biri burada başladı.

Yeni bir otel bulmam gerekiyordu. Ama bulunduğum yer Aosta Vadisi’ydi. İtalya’nın kuzeyi... Mont-Blanc’ın hemen aşağı tarafları... Üstelik yarış haftası. Oteller günlük 300 euro civarından başlıyordu.

O gece bir şekilde yatmam gerekiyordu.

Neyse ki internet bir şekilde çekti. Hemen Torino’ya gitmeye karar verdim. Torino’da bir hostelde kalacak, sabah tekrar Chamonix’e geçecektim. Biletimi aldım.

Yaklaşık üç-dört saat sonra Torino’ya vardım. İçimde çok değişik bir tedirginlik vardı. Korku desem değil... Heyecan desem değil... Ama bir şeylerin ters gideceğini hissediyordum.

Gerçi o hafta zaten işlerim baştan sona ters gidecekti.

Otogardan kalacağım otele yaklaşık dört kilometre vardı. Hava yağmurluydu. Scooter’a bindim ve sürmeye başladım. Yağmur... Gece... Bilmediğim bir şehir... Sırtımda çanta... Ve önümde dört kilometre.

Sonunda otele vardım. 20 euro ödedim ve odama çıktım.

Sonra başka bir sürprizle karşılaştım:

Klima çalışmıyordu.

Pencereler de yalnızca birkaç santim açılıyordu. Sıcaktan ölecektim. Pencereyi sonuna kadar açmaya çalıştım ama odada yapabileceğim başka bir şey yoktu.

Biraz su içtim ve yattım.

Çünkü sabah yeniden yola çıkmam gerekiyordu.

Hikâyenin devamı ise diğer gün Fransa'da başlayacaktı.

2026 yılında gerçekten UTMB Mont-Blanc’ın 20K etabında koştum. Birkaç gün sonra ise kendi memleketimde, çocukluğumun dağlarında Kaçkar by UTMB 20K’da yarıştım.

Üniversiteye ilk başladığım gün elimdeki 200 TL’lik Decathlon çantasıyla bunların hiçbirini bilmiyordum. Rize’den çıkıp Mont-Blanc’ın patikalarında koşacağımı... Bir İHA ekibi kuracağımı... Kısa film çekeceğimi... TÜBİTAK projesi yapacağımı... Balkanlar’da 21 gün yolculuk edeceğimi... Bir yarış için aylarca pasaport ve para peşinde koşacağımı... Bunların hiçbirini planlamamıştım.

Zaten bilseydim, muhtemelen üniversitenin ilk günü oturup dört yıllık bir Excel dosyası hazırlardım.

İyi ki hazırlamamışım.

Çünkü üniversite bana plan yapmaktan çok, yolda kendimi tanımayı öğretti.

Bugün dönüp baktığımda üniversite hayatımın tek bir çizgide ilerlemediğini görüyorum. İşletme okudum ama kendimi sadece işletmeyle sınırlamadım. Teknolojiye merak sardım. İHA yaptım. Kulüplerde çalıştım. İnsanlarla tanıştım. Projeler ürettim. Film çektim. Seyahat ettim. Koşmaya başladım. Dağlara çıktım. Ve bütün bunların arasında kendime sürekli yeni sorular sordum.

Hâlâ da soruyorum.

Çünkü galiba üniversitenin bana verdiği en güzel şey, bütün cevapları bulmak değilmiş.

Daha iyi sorular sormayı öğrenmekmiş.

Ben hâlâ yolun başındayım. Ne olacağımı tamamen bildiğimi söyleyemem. Ama artık neyi denemek istediğimi daha iyi biliyorum.

Ve geriye dönüp baktığımda şunu düşünüyorum:

Belki üniversite hayatının güzel olması için her şeyi baştan bilmek gerekmiyor. Bazen sadece bir kapıdan içeri girmek gerekiyor. Sonra bir başka kapı çıkıyor karşınıza.

Bir kulüp.

Bir insan.

Bir proje.

Bir İHA.

Bir film.

Bir yolculuk.

Bir kamera.

Bir dağ.

Bir yarış.

Ve belki de hiç planlamadığınız bir hayat.

Benim üniversite hikâyem biraz böyle ilerledi.

Nereye varacağımı hâlâ tam bilmiyorum.

Ama artık yolun kendisini seviyorum.

Ve sanırım şimdilik bu bana yetiyor.

← Diğer hikâyelere dön